28 Mayıs 2016 Cumartesi

PENOLOJİ MAKALE

Penoloji bilimi hakkında Türkiye'de ilk makale yayınlandı. Makale "Penoloji" başlığını taşıyor ve Seçkin yayınlarından çıkan Fasikül isimli hakemli derginin 2016 Şubat sayısında yer aldı.

2 Nisan 2016 Cumartesi

LOMBROSO VE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKININ GÖZÜNDEN : SUÇLU - KÖTÜ İNSAN

Yazar: Mustafa Doğan


İnsanın kendini tanıma yolculuğu muhtemelen ilkin kendi bedenini tanımasıyla  başlamıştır. Gerçekten öyle değil midir?. İnsan minicik bir bebek iken ellerini gördüğünde, ayağını ağzına götürdüğünde ve kendi sesini duyduğunda nasıl heyecanlanır, merakla inceler, dinler, dokunur ve tadar.

İnsan vücudunun iyilik ve kötülükle ilişkisi, diğer alanlara nazaran  belki de en çok araştırılan konudur. İnsanın boyu, kemik yapısı, saç ve göz rengi, ırkı,  o kişinin iyi veya kötü olması ile  ilişkilendirilebilir mi? Bu soruyu "İnsan bedeni, suçlu bir kişiliğin tespitine imkan verir mi?"  şeklinde sormamız halinde cevap ne olabilir?

Kriminoloji suç ve suçluyu  inceleyen bilim dalıdır. Bu biliminin kurucularından kabul edilen ve ceza hukukuna pozitivizmin yöntemlerini kazandıran isimlerin en önemlisi hiç kuşkusuz Cesare Lombroso'dur. Lombrosso 1835 - 1909 yılları arasında yaşamıştır. Kendisi adli tıp profesörü olup, seneler boyunca,  suçluların bedenleri üzerinde çalışma şansı elde etmiştir. Çalışmaları sırasında "insan bedeni ile suç arasında ilişki kurulabilir mi?" sorusuna cevap aramıştır. Elde ettiği veriler ve ortaya çıkan istatistiki sonuçlar, suçlular arasında ortak noktaların bulunduğu göstermiştir. Belli kafatası ve kemik yapısına sahip olanların, belli bir iklim ve coğrafi bölgeden gelenlerin, ortak suç eğilimlerine sahip olduklarını tespit etmiştir.  Yapmış olduğu çalışmaları  bir kitapta toplayarak yayımlamıştır. Kitabının adı "Suçlu İnsan" dır. Lombrosso kitabında insanların, doğuştan gelen bedeni özelliklerinin o kişinin  suçlu olarak doğduğunu gösterdiği iddiasındadır. Kitabı ve görüşleri büyük yankı uyandırmıştır. Lombroso'ya  pek çok soru yöneltilmiş, kitapta ileri sürdüğü kimi görüşlerine kaynaklık eden verilerin elde edilme yöntemi, bu verilerle insanın suçlu doğmuş olmasının kabulünün mümkün olmadığı yönündeki eleştirilerin sonu gelmemiştir.  Bu alandaki pek çok eleştiriye rağmen Lombroso'nun görüşleri uygulamaya bile geçirilmiştir. Kimi polis şefleri Lombroso'nun işaret ettiği özelikleri taşıyanlara suçlu muamelesi yapılmış ve insanlar soruşturulmuştur. Lombroso'nun görüşleri düşünürler ve ceza hukukçuları tarafından tartışıladursun, uygulayıcılar suçluları daha iyi tanıma ve onlarla ilgili veri bankaları oluşturma gayretine girmişlerdir.  Önceleri kızgın demirlerle suçlunun sırtına, kol pazusuna veya baldırına yapılan mühürler, yerlerini suçluların  resimlerini çizip, ayak boylarını, kemik uzunluklarını ölçüp ve elde edilen verileri arşivlemeye dönüşmüştür. Tüm bu süreç parmak izi ve DNA'nın keşfi ile müthiş ilerlemeler kat etmiş, hatta insan beyninde bulunan "amigdala" adlı organ ile suç arasındaki ilişkiyi tartışmakta ve cevaplar bulmaktadır. Ancak soru değişmemiştir: "insan bedeni ile suç arasında ilişki kurulabilir mi". Bugün kriminoloji bilmi hala aynı soruya cevap aramakta, diğer bütün bilimleri de bu cevabı bulabilmek için seferber etmektedir.  

Batıda bunlar yaşanırken, doğuda yani bizim topraklarımızda neler oluyordu. Hukuk mekteplerinin öğretim görevlileri, ilmiye sınıfı, tıp ve sosyal bilimlerle meşgul olanların aklına   bu tür soruları sormak hiç mi gelmedi. Bu sorunun cevabını verilecek cevap tabii ki "evet" dir. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın "Marifetname"si bunun en önemli örneğidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı 1703-1780 yılları arasında yaşamıştır. Astronomi, fizik, psikoloji, sosyoloji ve din alanlarında pek çok çalışması vardır. En ünlü eseri bizim de belirttiğimiz gibi "Marifetname"dir. Marifetname astronomiden, tıbba ve sosyolojiye kadar pek çok alanda bilgi ihtiva etmektedir. Bizim bu yazımızla ve Lombrosso ile ilişkisi ise anatomi bilminden yararlanarak kaleme aldığı ve insan bedeni ile iyilik ve kötülük   arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bölümlerdir. Bu bölümlerde insanının,  boy uzunluğu, kemik yapısı, yüz hatları, göz ve saç renkleri gibi onlarca hususiyet ile iyilik ve kötülük arasında irtibat kurulmuştur. İyilik ve kötülük kavramlarının,  ceza hukukundaki karşılıklarının suçlu ve masum olduğunu ifade edebiliriz.  İbrahim Hakkı bu irtibatı kurarken, anatomi bilginlerinin vermiş olduğu bilgilere göre diyerek ,bu bilgilerin kaynağının tıb biliminin verileri olduğunu ortaya koymuştur. Bu şekildeki bir atıf aslında bu bilgilerin halihazırda ve bir süredir doğu bilginlerinin elinde olduğunun en önemli göstergesidir.  Lombroso'nun fikirleri Batı'da büyük yankı uyandırırken, İbrahim Hakkı'nın fikirleri hakkında çok ciddi eleştiriler yapıldığına yönelik, daha doğrusu eleştirildiğine, bu tespitlerin akla ve bilme uygun olup olmadığının tartışıldığına veya  bu verilerin o dönem hukuk düşünürleri tarafından ciddiye alınıp,    kullanıldığına dair herhangi bir tespite rastlayamadık. Bunun sebebi, bahsedilen konuların doğulu bilginler arasında etraflıca tartışılmış ve eserlere yansıtılmış olması ve zaten bilinen şeyler olması,  Lombroso'nun fikirlerinin çok dikkat çekmesinin sebebinin ise aydınlanmanın ışığı ile yeni muhatap olan Avrupalı fikir ve bilim adamlarının ilk defa bu tür bilgilerin bu şekilde arzı ile muhatap olmalarıdır diye düşünüyoruz.


İki büyük bilim adamı birisi Doğu'nun diğeri Batı'nın ışığı. Lombroso'nun söyledikleri o güne kadar bilimsel bir yöntemle ve somut verilerle dile getirilmemişti. Farklıydı ve tartışmaya değerdi. Tartışıldı, bu tartışma Kriminoloj'yi doğurdu, ceza hukukuna pozitivizmi kazandırdı. Aynı düşünceleri O'ndan yüzyıl kadar  önce Doğu'nun ışığı olan Erzurumlu İbrahim Hakkı'da dile getirmişti. Ancak O'nun ışığı bizim hukukumuzu bu şekilde aydınlatamadı, bizde kriminolojinin doğumuna vesile olmadı, bırakın pozitivizmi, tıb ve anatomi biliminin verilerinin hukuk biliminde, özellikle ceza hukukunda kullanılmasının mümkün olup olmadığı dahi tartışılmadı. Açıkçası tartışılıp tartışılmadığı dahi bilinmemektedir.  Bugün bile bu mesafeli duruş değişmemiştir. Peki bunları bilmeye ihtiyaç var mıdır? Sizce? 

6 Mart 2016 Pazar

CEZANIN SON ÇARE OLMASI (ULTİMA RATİO) İLKESİ VE TÜRKİYENİN DURUMU


Sosyal bir varlık olan insanı, içinde bulunduğu toplumu ve bunlar arasındaki yatay ve dikey ilişkileri inceleyen bilim dalları sosyal bilimler olarak kabul edilmektedir. Sosyal bilimler, toplumu bütüncül olarak ele alırken gerek pozitif bilimlerin gerekse diğer alanların bakış açıları ile toplumu sürekli gözlemlerler.  Mevcut sorunların tespiti, ileride doğabilecek olanların önceden tahmini, halde ve istikbalde  sağlıklı ve sürdürülebilir bir toplum için büyük önem taşımaktadır. Sosyal problemlerin çözümünde birçok bileşenden faydalanılmaktadır. Bunlar temelde önleyici ve onarıcı özellik gösteren çalışmalar olarak ikiye ayrılmaktadır. Cezanın, bünyesinde barındırdığı korkutucu özellikler nedeniyle toplumun korunması açısından genel önleme; kişinin suç işleme yeteneğini ortadan kaldırması, onu ıslah etmesi ve yeniden suç işleme düşüncesine karşı gözdağı vermesi nedeniyle özel önleme etkisi vardır. Bu özellikleri nedeniyle cezanın toplumsal sorunların çözümünde önleyici ve onarıcı etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. 

Cezanın insanlık tarihinin ilk günlerinden bu yana korkutucu ve caydırıcı etkisi ona öncelikle başvurulmasının temel sebebi olarak kabul edilmiştir. Korku bilindiği üzere insanoğlunun en zayıf yanlarından biridir. Toplum yöneticileri geçmişte olduğu gibi bugün de cezanın korkutucu etkisinden medet ummaktadırlar.

Günümüzde ceza ile ilgili bakış açısı, ondan  ne ölçüde istifade edilmesi gerektiği üzerindedir. Devletlerin sahip olduğu en  güçlü ve hızlı sorun çözme aracının, ceza olduğu yönündeki genel kabul,  yönetici sınıfın suçları ve cezaları politik birer malzeme olarak kullanma arzusu buna karşın toplumsal problemlerin çok yönlü çözülmesi ihtiyacı soruyu daha tartışmalı bir hale getirmektedir.  Bu tartışmaya bir çıkış yolu ararken, bir dönem Almanya İçişleri Bakanlığını da yapmış olan Profesör Werner Maihofer'in konuya ilişkin iki tespiti ile karşılaştık, bunlardan ilki "Ceza hukuku vatandaşların Magna Carta’sıdır" diğeri ise "Ceza hukuku sosyal politikanın ultima ratiosudur". Kanaatimizce bu tespitlerle birey - devlet ilişkisinde cezanın yeri,  kısa öz ve net bir şekilde ortaya konulmuştur.   Evet ceza hukuku vatandaşların Magna Carta'sıdır ve  üstün güç sahibi olan ve cezalandırma yetkisinin yegane sahibi olan devlet, ceza hukuku ile belirlenen ölçüler dahilinde dizginlenmiş olmaktadır. Bir yandan ceza usul hukuku ile soruşturma ve yargılama süreci disipline edilerek keyfiliğin önüne geçirilebilirken, öte yandan maddi ceza hukuku ile de devletin keyfi olarak suç ihdası veya keyfi ceza tayin ve cezalandırma yöntemleri üretmesinin önüne geçilebilmektedir.  
Maihofer'in "Ceza hukuk sosyal politikaların ultima ratiousudur" tespiti de son derece yerinde ve sosyal politikaların tespit ve tayininde ceza hukukunun yerini tam ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. İnsan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletinden bahsedilecekse, hiç şüphesiz ceza son çare olmalıdır. Başvurulması kolay, ucuz ve daha az maliyetli olması nedeniyle devlet gücünü elinde bulunduranların cezaya temayülü her zaman vardır ve olacaktır da. Peki devletlerin sosyal problemleri çözmek için sıklıkla cezaya başvurmasının neticesi ne olacaktır? Suç ihdası ve cezaya başvurudaki artış kendini sadece avukat vekaleti ücretlerinin artışında göstermeyecek, aynı zamanda örgütlü suçları artıracak, suçluları daha profesyonel olmaya itecek ve toplum zamanla suçu daha güçlü hisseder olacak ve bir süre sonra başlanılandan daha kötü bir noktaya gelinmiş olacaktır.

Cezanın son çare olması ilkesinin sosyal politikalara yansımasını Türkiye uygulamaları üzerinden de değerlendirebiliriz. Türkiye'de 5237 sayılı yasanın 191. maddesinin ilk şeklinde uyuşturucu kullanımı bir bağımlılık ve dolayısıyla sağlık problemi olarak kabul edildi,  kullanıcıya ve kullanmak için üzerinde bulundurana da bu nedenle  tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri öngörüldü, ihlal halinde ceza verilmesi söz konusuydu. Bu bakış açısı Kara Avrupasında, Portekiz, Hollanda gibi devletlerdeki uygulamalara benzerdi ve oralarda müspet neticeler vermişti. Ülkemiz de ise beklenen olmadı, tabir caizse geri tepti ve uyuşturucu kullanım oranları, 2015 yılına gelindiğinde 10 yıllık bir süre içinde 20 kat arttı.  2005 yılında yaşanan büyük ceza hukuku reformunun ve yeni ceza politikasının en önemli kurumlarından biri olan Denetimli Serbestlik sistemi de aynı zaman diliminde beklenemeyen bu suç artışı karşısında adeta çöktü. Ceza adaleti uygulamalarının yürütüldüğü tarafta hal böyle iken sağlık sisteminde ise durum çok da farklı değildi. Alkol ve madde bağımlılığına düçar olanların tedavilerinin yapılması ve onlara rehberlik desteğinin sağlanması için kurulan ve yıllardır bu alanda hizmet yürüten AMATEM'ler de adeta çöktü. Avrupa örneklerindeki başarıya rağmen Türkiye'deki bu hayal kırıklığı nasıl yorumlanmalı. Orası Avrupa, burası Türkiye, pek çok alanda farklılıklar ve herkesin kendine özgü şartları var demek gerçeklere gözleri kapamak olacaktır.  Örnek olarak Portekiz ele alındığında orada bizde olduğu gibi ilkin uyuşturucu suçları suç olarak tanımlanıp ceza tehtidine maruz bırakılmış ancak bu yaklaşım tarzı çözüm üretmeyince,  2000'lerin başından itibaren madde kullanımı bir hastalık olarak görülmüş ve bu düşüncenin gereklerine uygun olarak  toplum merkezli tedavi sürecini sağlayacak alt yapı oluşturulmuş, madde kullanıcı ve bağımlılarını topluma kazandırmayı sağlayan bir dizi tedbirden sonra uyuşturucu madde kullanımında %50'lere varan büyük düşüşler sağlanmıştır. Madde bağımlılığındaki düşüş, uyuşturucu madde ticareti suçlarını da kendiliğinden düşürmüştür.

Ceza hukukunun sosyal politikaların belirlenmesinde ultima ratio olacağı en önemli alanlardan biri hiç şüphesiz aile olmakla birlikte ülkemizin aile suçları açısından karnesi çok da iyi değildir. Gerek 5237 sayılı TCK'da gerekse 6284 sayılı Kadının Korunması Hakkında kanunda yer alan cezai ve idari tedbirler, kendilerinden önceki düzenlemelere göre oldukça serttir ve oldukça katı bir şekilde uygulanmaktadır. Tüm bu cezai düzenlemelere rağmen aile içi şiddet ve kadınlara karşı işlenen suçlar azalmadığı gibi sürekli artış göstermektedir.

Ultima ratio ilkesine en yoğun bir şekilde uyulması gereken diğer bir alan ise hiç şüphesiz çocuk suçluluğudur. Ülkemizde cezaevlerinde 3000 civarında suça sürüklenmiş çocuk bulunmakta, denetimli serbestlik üzerinden takip edilen çocukların sayısı ise 10.000'den fazladır. Türkiye'de çocuk ceza infaz sistemi öylesine ağır eleştirilere maruz kalmaktadır ki çocuk cezaevlerinin kapatılmasına yönelik bir sivil toplum hareketi bile olmuştur. Bu yoğun eleştirilerin merkezinde ceza adaleti sistemi çocukları ıslah etmek yerine onların suçun içine daha fazla çekmektedir. Çocuk ceza adaleti sistemi konusunda son çare ilkesine sadakatle hizmet eden kurumlardan biri  İngiltere'de bulunan Youth Justice Board'dır.  Youth Justice Board, Çocuk Adalet Kurulu olarak da çevirebileceğimiz, Türkiye'deki BDDK gibi bağımsız idari otorite benzeri bir kuruldur. Bu kurul, suça sürüklenen veya sürüklenmesi ihtimali olan çocuklar ceza adalet sistemi ile ilk tanıştıklarında, o çocuklara ulaşıp onların takip ve suçtan korunmasına hizmet etmektedir. Kurul suça sürüklenmesine rağmen cezaevine girmemesi gereken çocukların korunması için gereken tüm tedbirleri almaya ve ilgili devlet kurumlarını da harekete geçirme yetkisine sahiptir. İskoçya da suçla mücadelede sosyal politikaların en etkin yürütüldüğü ülkeler arasında sayılmaktadır. "The Chlidren's Hearing System" İskoçya'daki çocuklara yönelik toplum merkezli programlardan sadece biri olup bu programda  çocuklar çok yönlü olarak takip edilerek suça sürüklenmelerinin önüne geçilmeye, suça sürüklenenlerin de suçtan kurtulmalarına ve mükerrerliğin önüne geçilmesine yönelik çalışmalar yürütülmektedir.

Ülkemizde uyuşturucu suçları ile ilgili son yapılan mevzuat değişiklikleri ile uyuşturucu imal ve istihsal suçlarından, uyuşturucu madde kullanım ve ticaretine kadar tüm suçlarda ceza artışına gidilmiştir. Yine aile suçlarında ve kadına karşı işlenen suçlarda idari ve adli yönden ciddi cezai tedbirler halen yürürlükte olmasına rağmen suç rakamları bir türlü düşürülememekte popülist yaklaşımlarla bu alandaki cezaların da daha fazla artırılmasına yönelik söylemler hergün daha fazla gündeme gelmektedir. Bu şekilde ceza artışlarının ve cezai tedbirlerin öne çıkarılmasının suçların azalmasına katkısı olmadığı, olmayacağı ulusal ve uluslararası tecrübelerle ortadadır. Ülkemizde de cezanın son çare olması ilkesine saygı gösterilip gereklerinin yerine getirilmesi halinde toplumu doğrudan ilgilendiren uyuşturucu ve aile suçlarında kendiliğinden düşüş sağlanacağı kanaatindeyiz. Ülkemizde yapılması gereken devletin de desteği ile toplumun kendi dinamikleri olan sivil toplum kuruluşları eliyle saha hakimiyetinin sağlanmasıdır. Bağımlılık gibi kişilerin tek başlarına mücadele etmeleri çok zor olan alanlarda insanların ihtiyaç duydukları ve kendilerine destek verecek danışma ve destek merkezlerinin onların ayağına götürülmesi ile ceza hukuku mekanizmaları işletilmeden pek çok sosyal sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.