13 Ocak 2022 Perşembe

HÜKÜMLÜLERİN YİYECEK BEDELLERİNİN TAHSİLİ USULÜ

 

 

GENEL OLARAK

Hükümlülerin yiyecek bedellerini ödemelerine ilişkin yasa  30/6/1934 tarih ve  2548 sayılı Ceza Evleriyle Mahkeme Binaları İnşası Karşılığı Olarak Alınacak Harçlar ve Mahkûmlara Ödettirilecek Yiyecek Bedelleri Hakkında Kanundur.

Bu kanunun 2. Maddesi şu şekildedir:

“Her mahkûm cezaevinde bulunduğu müddetçe yiyecek bedelini ödemeğe mecburdur.

 Bu yiyecek  bedelleri cezaevleri idarelerince altı ayda bir bordro yapılarak tahakkuk ettirilir. Mahkûmiyetleri altı aydan aşağı olan mahkûmlara ait bordrolar salıverilecekleri tarihten bir hafta evvel yapılır. Bordrolar mahkûmlara da tebliğ olunur.

Tahakkuk ettirilen yiyecek bedelleri mahkûmlar tarafından ödenmezse, Cumhuriyet Müddeiumumilikleri tarafından kendilerinin ikametgahı belediyeleri ve belediye teşkilatı olmıyan yerlerde bağlı bulundukları kaymakam veya nahiye müdürlükleri marifetiyle borçlarını ödemeğe muktedir olup olmadıkları tahkik olunur.

İktidarları anlaşıldığı halde borçlarını ödemiyenlerden Cumhuriyet Müddeiumumiliklerinin iş'arı üzerine Maliye dairelerince Tahsili Emval Kanunu hükümleri tatbik olunarak borçlar tahsil olunur.

Yiyecek bedellerinden doğan alacaklar mahkûmiyetin hitamı tarihinden başlamak üzere beş senelik mürururzamana tabidir.

(Değişik: 9/5/2001- 4671/3 md.) İşyurtlarında çalıştırılanlar ile ödeme gücü olmadığı anlaşılanlardan yiyecek bedelleri alınmaz.”

-        Bu madde metninden de anlaşılacağı üzere cezaevi iaşe bedelleri sadece “mahkum” yani hükümlüden alınmaktadır. Bu yüzden tutuklulardan alınmaz, alınmaması gerekir. Tutukludan alınmamasının sebebi kişinin orada devlet zoru ile masumiyet karinesi altında tutuluyor olmasıdır.

-     Mahkumların iaşe bedelleri 6183 yasaya göre değil, bahsettiğimiz 2845 sayılı yasaya göre  tahsil edilmektedir. Bu nedenle 6183 sayılı yasadaki usul burada işletilemez. Çünkü özel yasa var. Tabi vergi hukukçuları daha iyi bilir.

-        Bu paranın tahsil işini savcılıklar takip ediyor. Mal müdürlükleri /vergi daireleri değil. Cezaevi idaresi mahkumdan alamazsa, bir belge hazırlayıp kişinin ikametgahı savcılığına bir yazı yazıyor. Şahsın ödeme gücü araştırılıyor. Eğer ödeme durumu yoksa öylece kalıyor. Eğer ödeme gücü varsa malmüdürlüğüne veya vergi dairesine bildiriliyor orası tahsil ediyor.

-        Uygulamada savcılık polis veya jandarmaya yazı yazıp malvarlığını araştırıyor.

-        KHK ile işinden atılmış ve tamamen fakir durumda olanlar da durumlarını bildirip parayı ödemekten içtinap edebilirler.

-        Fakirliklerinin ispatı için ne tür belgeler ortaya konulabilir.

o   Kendisinden para talep edilenler Anayasa mahkemesi, Asliye Hukuk Mahkemesi gibi bir yerlere açtıkları davalarda adli yardım almışlarsa  fakirliklerini bu kararla belgeleyebilirler. Ceza dava dosyasında mahkeme sosyal ekonomik durum araştırması yaptırmış ve emniyet malvarlığı yoktur diye bir belge vermişse bu sunulabilir.

o   Fakirliği ispatlamanın bir başka yolu fakirlik ilmühaberi. Daha önce muhtarlıklardan fakirlik ilmühaberi adlı bir belge alınıyordu, savcılıklar buna itibar ediyordu.

o   Fakirliği ispatlayabilecek pek çok yöntem var. bunlardan herhangi birine başvurulabilir.

-        Aileler, kendilerini  kesinlikle parayı ödeme ile sorumlu tutmamalılar. Bu borç şahsi bir borçtur. Aileleri ilgilendirmez. Eğer ödemezlerse de ailelerden talep edilemez.

-        Burada şu soru akla gelebilir mahkumun cezaevindeki şahsi hesabında yani emanet para hesabındaki parayı alabilirler mi? Hayır o kişinin şahsi parasıdır. Mahkum yazılı dilekçe vermedikçe o parayı asla çekemezler. Cezaevi kantininden bile imzalı belge ile alışveriş yapılır. 

-        Bu durumda hükümlüler yine de hesaplarında çok para tutmamalılar.

SÜRECİN İŞLEYİŞİ VE ÖDEME GÜCÜ YOKSA YAPILMASI GEREKENLER

1-     Tahakkuk

     Vergi hukuku kapsamında bir borcun vergi dairesince tahsilinin yapılabilmesi için öncelikle tahakkuk ettirilmesi gerekir. Bu kapsamda ilk mektup 2845 sayılı yasaya göre kişi cezaevindeyse kendisine tebliğ edilecek. Tahliye olmuşsa savcılıklar aracıylığıyla tebligat yapılacak. 2845 sayılı yasadaki özel düzenleme gereği bu aşamada ödeme durumunun olmadığını cezaevine veya savcılığa bildirmeli. Gerekirse yukarıda bahsedilen belgeler veya benzerleri ile durum belgelenmeli.

    Vergi hukuku temel kurallarına göre kişiye doğrudan ödeme emri gönderilmez/gönderilmemeli. Öncelikle borcun tahakkuk ettikten sonra tahsil aşamasına geçilebilir. Yani öncelikle borçludan belirli bir süre içerisinde borcun ödenmesinin istenilmesi, bu tebligatın usule uygun olarak yapılması gerekmektedir. Türkiye’de ödeme emrinden önce borcun tahsili için gönderilen karar/işlem çoğunlukla usule uygun olarak tebliğ edilmemektedir. Eğer ödeme emri gönderilmiş ise 7 gün veya ödeme emrinde belirtilen süre içerisinde Vergi veya İdare Mahkemelerinde itiraz edilmesidir. Bu itiraz yapılırken en önemli husus ödeme emrinden önce gönderilen veya gönderildiği söylenen işlem/karar usulüne uygun tebliğ edildi mi? Ödeme emrinden sonra borca itiraz edilemiyor. Bu nedenle ödeme emrinden önce gönderilen karara karşı vergi mahkemesi veya idare mahkemesinde borca itiraz için dava açılmalıdır. Bu dava açılmazsa ödeme emri gönderilebilir. Tabiiki yürütmenin durdurulması kararı alınmadıysa, ama ödeme emrine bakan mahkeme bu davanın sonucunu beklemeli ve bu dosyada verilen karara göre bir karar vermelidir.

Dikkat edilecek Hususlar:

Tahakkuk eden veya karar altına alınan borçtan dolayı “usulüne uygun” bir işlem veya karar var mı ve bu usulüne uygun tebliğ edildi mi?

Bir karara var ve usule uygun tebliğ edildi ise bu karara veya işleme karşı, olayın konusuna göre vergi veya idare mahkemesinde dava açılmalıdır. Yani konu vergi ile alakalı ise Vergi Mahkemesi, idare ile ilgili, mesela para cezası ise idare mahkemesinde dava açılmalıdır.

Ödeme emri tahsilat için gönderilen bir işlemdir. Tahakkuk edilen vergi, karar veya işleme karşı usule uygun tebliğ yapıldı ve dava açılmadıysa artık ödeme emrine karşı açılan davada “borcum yoktur” vs gibi itirazlar yapılamaz.

Türkiye’de karar/ödeme emirlerinin çoğu usule uygun tebliğ yapılmıyor. Karar usule uygun tebliğ edilmediyse Mahkeme ödeme emrini iptal ediyor.

2-     Ödeme emri ve sonrası

Savcılık araştırması yapılmadan doğrudan, Vergi dairesi/mal müdürlüğü şahsın ekonomik durumu olmamasına rağmen 6183’e göre ödeme emri gönderirse ne yapılacak. Vergi dairesine itiraz edilebilir mi? Ödeme emri gelmiş, 17.600 TL, şahıs sigortalı bir işte asgari ücretle çalışıyor. Bu borcu öyle ha diyince ödeyemez. Zaten kazandığı para karnını doyurmuyor. Bu durumda ne yapmalı. Vergi daireleri taksitlendirme, borcu öteleme, vergi barışı vs. yapabiliyor mu? Vergi dairesi icra takibi yaparsa evindeki tüm malları, araba, ev vs. haczedebilir mi?

Bir borç tahakkuk ettikten sonra kişi dava açmıyor veya borcu kabul ediyorsa ödeme emrinden sonra kesinlikle mal beyanında bulunmalı ve param yok demelidir. Aksi halde tazyik hapsi var ve kişi hapse girmemek için borcu ödemek zorunda veya taksitlendirmek zorunda kalabilir. Bu nedenle kesinlikle mal beyanında bulunması gerekir. Geçimi haricinde parası yok ise sigortalı olarak çalıştığı bir işten dolayı aldığı bu paraya haciz konulamaz. Mesela 3.000TL maaş alan birinin asgari geçimi bellidir ve bu paraya haciz konuşsa bile çok az bir kısmına konuşabilir. Hepsine veya geçiminden daha fazlasına haciz konulursa itiraz edebilir ve bu hacze karşı ayrıca dava açabilir.

Kişinin pahalı ve lüx olmayan eşyalarına haciz konulamaz. Evi ve arabası çok lüx değil ve sadece birer tane var ise bu araba veya eve haciz konularda paraya çevrilemez.

İnsanın yaşamı için elinde bulundurduğu eşyalar haczedilemez, haczedilse de paraya çevrilmeyip sadece evde tespit yapıp geriye dönerler.

Bu gibi durumlarda genelde evi varsa evi veya arabasına haciz konuluyor. Türkiye’de E-Haciz sistemi yaygınlaşmıştı ve kişinin borcundan dolayı görünen ev veya arabasına direkt haciz konulabiliyordu.

Ama dikkat edilmesi gereken şey borç bu aşamalara gelmeden önce kesinlikle müdahale edilmeli ve gerekirse dava açılmalıdır.

 

3-     Kişi kendisine bir karar veya işlem ulaştığında mutlaka gerekli hukuki yollara başvurmalıdır. Yukarıda aşamalar metin içinde izah edilmişti. Ana başlıklar altında tekrar yazmak gerekirse

 

a.     Tahakkuk (İdarenin iç işleyişi)

b.     Tahsil (Genelde 30 gün içerisinde dava açılmalıdır)

c.      Ödeme emri ( Borcun içeriğine itiraz edilme sadece usule/tebligata vs itiraz edilebilir)

d.     Haciz ( Ev eşyaları haczedilemez, tek evi ise haczedileme, geçim olarak kullandığı arabası ise haczedilemez)

 

BORCA FAİZ İŞLETİLMESİ VE ALACAK ZAMANAŞIMI

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün resmi internet sitesinde[1] “Hükümlü ve tutukluların iaşe parası her altı ayda bir belirttiği adrese gönderilerek, iaşe bedelinin o günkü şartlardaki parasal tutarı kendisinden talep edilmektedir. Parasal miktar o günkü miktar ne ise, onun üzerinden hesaplanan miktardır. Zam ve faiz işletilmemektedir.“ açıklaması yer almaktadır. Buna göre borcun artması söz konusu olmayacaktır.

2548 sayılı yasada Yiyecek bedellerinden doğan alacaklar mahkûmiyetin hitamı (tahliye) tarihinden başlamak üzere beş senelik müruruzamana (zamanaşımına) tabidir, denilmektedir. Dolayısıyla 5 yıl geçmesiyle borç silinecektir.

 

GÖZALTINDA VE CEZAEVİNDE ÇIPLAK ARAMA


KOLLUKTA ÇIPLAK ARAMA

Kollukta çıplak arama ile ilgili düzenleme Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 28. maddesidir.

Maddenin ilgili bölümü şu şekildedir.

"Kişinin kanunlara göre izin verilmeyecek bir şeyi taşıdığına ilişkin makul şüphenin bulunması ve aramanın amacına başka türlü ulaşılamaması hâlinde, üst araması aşağıda belirtilen şekilde giysiler çıkartılmak suretiyle yapılabilir:

a) Arama yapılmadan önce, bu aramayı yapmanın neden gerekli görüldüğü ve nasıl yapılacağı, o birimde görevli en üst kolluk âmiri tarafından ilgiliye bildirilir.

b) Arama, aynı cinsiyetten görevliler tarafından yapılır; arama işlemi kimsenin görmemesini sağlayacak tedbirler alınarak gerçekleştirilir.

c) Arama, kişinin utanma duygusunu en az ihlâl edecek bir şekilde yapılır; önce bedenin üst kısmındaki giysiler çıkarttırılır; bedenin alt kısmındaki giysiler, üst kısmındaki giysiler giyildikten sonra çıkarttırılır. Bu giysiler mutlaka aranır.

d) Arama sırasında bedene dokunulmaması için gerekli özen gösterilir.

e) Arama, mümkün olduğunca kısa bir süre içinde bitirilir.

Yapılan aramanın neticesinde bir suça ilişkin iz, eser, emare ve delil elde edilirse, kişi yakalanır.

Bu maddede yazılı işlemler gece de yapılabilir."

 

CEZAEVİNDE ÇIPLAK ARAMA

Cezaevlerinde yapılacak olan aramalar

Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi İle Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’de düzenlenmiştir.

 

Hükümlü Ve Tutukluların Aranması

Arama, güvenlik tatbikatı ve sayım

MADDE 34- (1) Kurumlarda, oda ve eklentilerinde, hükümlünün üst ve eşyasında habersiz olarak her zaman arama yapılabilir. Kurumun tamamında her ay bir kez mutlaka arama yapılır. Oda ve eklentilerinde yapılacak aramalarda bir hükümlü hazır bulundurulur.

(2) Hükümlünün üzerinde, kuruma sokulması veya bulundurulması yasak madde veya eşya bulunduğuna dair makul ve ciddi emarelerin varlığı ve kurum en üst amirinin gerekli görmesi hâlinde, çıplak olarak veya beden çukurlarında aşağıda belirtilen usullere göre arama yapılabilir:

a) Çıplak arama, hükümlünün utanma duygusunu ihlâl etmeyecek şekilde ve kimsenin görmemesini sağlayacak tedbirler alınarak gerçekleştirilir.

b) Arama sırasında önce bedenin üst kısmındaki giysiler çıkarttırılır, bedenin alt kısmındaki giysiler üst kısmındaki giysiler giyildikten sonra çıkarttırılır. Bu giysiler de mutlaka aranır.

c) Çıplak arama sırasında bedene dokunulmaması için gerekli özen gösterilir. Aranan kişinin beden çukurlarında bir şeyin bulunduğuna dair makul ve ciddi emarelerin bulunması hâlinde öncelikle, hükümlüden madde veya eşyanın kendisi tarafından çıkartılması istenir, aksi hâlde bunun zor kullanılarak gerçekleştirileceği bildirilir. Beden çukurlarındaki arama, cezaevi tabibi tarafından yerine getirilir.

ç) Çıplak olarak arama, mümkün olan en kısa süre içinde bitirilir.

(3) Beden ve üst aramaları aynı cinsiyetten güvenlik ve gözetim görevlileri tarafından yapılır.

(4) Aramalar, gerektiğinde dış güvenlik görevlileri veya kolluk kuvvetleriyle ya da diğer kamu görevlilerince ortaklaşa gerçekleştirilebilir.

(5) Kurum en üst amiri, Cumhuriyet başsavcısına bilgi vermek suretiyle önceden hazırlanan olağanüstü hâl planlarına göre kurumun fiziksel özelliği ve mevcudunu değerlendirerek, yılda en az iki kez olmak üzere uygun gördüğü zamanlarda diğer kamu görevlilerinin katılımıyla; isyan, firar, yangın ve benzeri olaylara karşı tatbikat yaptırır.

(6) Sayımlar, 10 uncu maddede belirtilen görevliler tarafından, dörtlü vardiya hizmetinin uygulandığı kurumlarda sabah, akşam ve gece olmak üzere günde üç kez, diğer vardiya hizmetlerinin uygulandığı kurumlarda ise her vardiya değişiminde yapılır.

(7) İdare tarafından uygun görülmesi durumunda, her zaman sayım yapılabilir. Olağanüstü durumlarda, kurum en üst amirinin talebi, Cumhuriyet başsavcısının oluru ile dış güvenlik görevlileri sayımlara katılabilir.

(8) Sayımlar, yatma planları da göz önünde bulundurularak odalarda yapılır. Sayımın yapılış şekli, kurum güvenliğini tehlikeye düşürmeyecek biçimde odada bulunan hükümlülerin sayısı dikkate alınarak idare tarafından belirlenir.

(9) Arama ve sayımlar sırasında insan onuruna saygı esastır.

(10) Elektronik ortamda sayım gerçekleştirilen kurumlarda Bakanlıkça belirlenecek esaslar uygulanır

ZİYARETÇİLERİN ARANMASI

Ziyaretçilerin aranmasına ilişkin düzenleme 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir.

 

Ziyaret ve görüşlerde uyulacak esaslar

 

Madde 86

(1) Kapalı ve açık ceza infaz kurumlarına ziyaret veya görüşe gelen resmî heyet ve özel kişiler, kurum güvenliğini tehlikeye sokacak davranışlarda bulunamaz, kurum güvenliği için alınan ve uygulanan yasal ve idarî tedbirlerin değiştirilmesini isteyemezler.

(2) Kurumun düzen ve güvenliğini, hükümlülerin sağlığını bozabilecek nitelikteki eşya ve maddeler ile her türlü iletişim araçları ve taşıma izin belgesi olsa da silâhlar kuruma sokulamaz. Ziyaret ve görüşlerde hükümlülere para, kıymetli evrak ve eşya verilemez.

(3) Kurum görevlileri ve dış güvenlik görevlileri dahil olmak üzere, sıfat ve görevi ne olursa olsun, ceza infaz kurumlarına girenler duyarlı kapıdan geçmek zorundadır. Bu kişilerin üstleri metal dedektörle aranır; eşyaları x-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirilir, ayrıca şüphe hâlinde elle aranır. Bu cihazların bulunmadığı yerlerde arama ve kontrol elle yapılır. Ancak milletvekilleri, mülkî amirler, hâkim, Cumhuriyet savcıları ve bu sınıftan sayılanlar, avukatlar, noterler, ceza infaz kurumları ve tutukevleri kontrolörleri, izleme kurulu başkan ve üyeleri, uluslararası sözleşmelerle yetkileri tanınmış kişi ve kuruluşların temsilcileri, ceza infaz kurumu ve tutukevi koruma birlik komutanı ile kurum müdürünün üstleri ağır cezayı gerektiren suçüstü hâlleri dışında elle aranamaz. Duyarlı kapı cihazının ikazının sürmesi hâlinde bu kişiler ancak, elle aramayı kabul ettikleri takdirde kuruma girebilirler. Ziyaret yerleri de ziyaret öncesi ve bitiminde aranır.

(4) Ceza infaz kurumlarına giren avukatlarca savunmaya ilişkin olduğu yazılı olarak beyan edilen belge ve dosyalar incelemeye tâbi tutulmaz.

(5) Konusu suç teşkil etmemekle birlikte ceza infaz kurumlarına sokulması yasak olan her türlü eşya, çıkışta sahibine verilmek üzere idare tarafından muhafaza altına alınır.

(6) Hükümlüler, odalarından çıkış ve dönüşlerinde ayrı yerlerde ve farklı memurlarca üst ve eşya aramasına tâbi tutulurlar.

(7) Aramalarda insan onuruna saygı esastır.

(8) Ziyaret ve görüşlerde kurallara uymayan heyet ve kişilerin ziyaret ve görüşmeleri sürdürmelerine derhâl son verilir. Suç oluşturan davranışlar, ilgili idarî ve adlî makamlara bildirilir. Görüşme hakkına sahip özel kişilerin kurum güvenliğinin korunması amacıyla alınan tedbirlere aykırı davranışları ve istekleri nedeniyle görüşme hakları, kurumun en üst amirince bir aydan bir yıla kadar kısıtlanabilir. Mevzuatın avukatlar bakımından getirdiği hükümler saklıdır.

 

ULUSLARARASI BELGELER

Bu bölümde Medeni Ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine yer verilmemiştir. Konu ile ilgili hususi metinlere ulaşılmaya çalışılmıştır.

1- MAHPUSLARA MUAMELEYE DAIR BIRLEŞMIŞ MILLETLER ASGARI STANDART KURALLARI[1]

(NELSON MANDELA KURALLARI)

Mahpusların ve hücrelerinin aranması

Madde 50

Mahpusların üst ve hücrelerinin aranmasına yön veren yasa ve düzenlemeler, uluslararası hukuk uyarınca üstlenilen yükümlülüklere uygun olur ve hapishanelerde güvenliği sağlama ihtiyacını göz önünde tutarak, uluslararası standart ve normları dikkate alır. Aramalar, insanlık onuruna ve aranılanların mahremiyetine saygılı olacak şekilde ve aynı zamanda ölçülülük, yasallık ve gereklilik ilkeleri çerçevesinde yürütülür.

Madde 51

Aramalar, rahatsız etme, göz korkutma ya da mahpusun mahremiyetine gereksiz yere müdahale etmek için kullanılamaz. Hesap sorulabilmesi amacıyla hapishane idaresi, özellikle soyma ve beden boşluklarının aranması ile hücre aramaları için arama gerekçesi, gerçekleştirenlerin kimliklerini ve arama sonuçlarını içeren uygun arama kayıtları tutar.

Madde 52

1. Soyma ve beden boşluklarının aranması dahil rahatsız edici aramalara, ancak mutlak bir gereklilik söz konusuysa başvurulur. Hapishane idaresi, rahatsız edici aramalara uygun seçenekler geliştirmek ve kullanmak konusunda teşvik edilir. Rahatsız edici aramalar, özel olarak ve mahpusla aynı cinsiyete sahip eğitimli görevliler tarafından yürütülür.

2. Beden boşluğu araması sadece yetkili sağlık görevlileri tarafından veya bunlardan başka, öncelikle mahpusların bakımı ile sorumlu ya da en azından hijyen, sağlık ve güvenlik standartları ile ilgili bir sağlık çalışanı tarafından uygun şekilde eğitilmiş görevlilerce yürütülür.

 

AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ'NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI[2]

Arama ve Kontroller

54.1. Personelin, aşağıda sayılan yer ve kişilerin üzerinde arama yaparken uymak zorunda olduğu detaylı prosedürler olmalıdır.

a. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı ve toplandığı her yer;

b. Mahpuslar;

c. Ziyaretçiler ve onların eşyaları;

ve

d. Personel

54.2. Bu tür aramaların gerekli olduğu durumlar ve aramaların biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

54.3. Personele, aradıkları kişilerin insan onuruna ve kişisel eşyalarına karşı saygılı davranmak suretiyle, herhangi bir firar veya suç eşyası gizleme teşebbüsünü ortaya çıkaracak ve önleyecek şekilde arama eğitimi verilmelidir.

54.4. Aranan kişiler, arama yöntemleri nedeniyle küçük düşürülmemelidir.

54.5. Kişiler sadece hemcinsleri olan personel tarafından aranmalıdır.

54.6. Mahpusların vücut boşluklarındaki aramalar cezaevi personelince yapılmamalıdır.

54.7. Arama esnasında, mahrem yerler ile ağız, burun ve kulak içinde yapılacak inceleme sadece doktor tarafından yapılmalıdır.

54.8. Araştırma teknikleri veya personele yönelik potansiyel tehlike buna engel değilse, şahsi eşyaları aranırken mahpuslar da hazır bulundurulmalıdır.

54.9. Cezaevinin emniyet ve güvenliğinin sağlanması zorunluluğu ile ziyaretçilerin özel yaşamına saygı arasında denge kurulmalıdır.

54.10. Yasal temsilciler, doktorlar, sosyal çalışanlar vb. gibi uzman ziyaretçilerin aranmasına ilişkin prosedürler, kurum emniyet ve güvenliği ile özel mesleki giriş hakkı arasında bir denge sağlanması için onların meslek kuruluşlarıyla anlaşmaya varılarak düzenlenmelidir.

 

YÜKSEK MAHKEME KARARLARI

 

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

Anayasa Mahkemesi çıplak arama ile ilgili vermiş olduğu kararlarında aşağıdaki temel kriterleri benimemiştir[3].

Örnek kararlardan biri aşağıda yer almaktadır:

Mahir Birgül, B. No: 2017/37181, 13/10/2020

Çıplak arama yapılması hükümlü ve tutuklular açısından tek başına kötü muamele yasağını ihlal eden bir durum olarak değerlendirilemez. Nitekim bu tür bir aramayla ceza infaz kurumlarının güvenliğinin sağlanması, hükümlü ve tutukluların kurum içinde kendilerine, diğer hükümlü/tutuklara ve infaz koruma memurlarına zarar verecek veya suç oluşturacak uyuşturucu maddelerin, kesici ve delici aletlerin sokulmasının engellenmesi amaçlanmaktadır (Turan Günana (5), §§ 64, 65; Mahir Birgül, B. No: 2017/37181, 13/10/2020, § 40).

5275 sayılı Kanun'un 21. maddesi ceza infaz kurumlarına yerleştirilen hükümlü ve tutukluların kuruma giriş işlemleri esnasında üst aramalarının yapılacağını düzenlemiştir. İnfaz Tüzüğü'nün 46. maddesi de aramanın ayrıntılarını belirleyerek çıplak arama uygulamasının koşullarını ve uygulanma biçimini ortaya koymuştur  (Mahir Birgül, § 41).

Bununla birlikte çıplak arama usulü ve sıklığı kötü muamele yasağının ihlal edilmesine sebebiyet verebilir. Çıplak arama usulünün beraberinde getirdiği kaçınılmaz rahatsızlık seviyesini aşacak şekilde yapılan uygulamanın bireyin aşağılanması ya da küçük düşmesine sebebiyet vermesi hâlinde kötü muamele yasağının ihlal edilmesi sonucunu doğurabilecektir  (Mahir Birgül, § 42).

Bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup her olayda asgari eşiğin aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, § 23; Mahir Birgül, § 43). 

Anayasa Mahkemesince çıplak arama ile ilgili daha önce incelediği benzer başvurularda (Mehmet Bayraktar, B.No: 2014/2316, 15/2/2017; Elif Kaya, B.No: 2014/266, 6/4/2017), hükümlü veya tutukluların aynı cinsiyetten personel tarafından arandığı, çok sık arama yapılarak aramanın rencide etme uygulamasına dönüşmediği, başkalarının karşısında arama yapılmadığı gibi aramaya ilişkin somut uygulama koşulları irdelenerek bu kapsamdaki şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu değerlendirilmiştir  (Mahir Birgül, § 44).

Somut olayda başvurucu, çıplak arama yapılmasından şikâyetçi olmuştur. Ancak başvurucu; çıplak aramanın usulü, süresi veya uygulanmanın onurlarını zedeleyecek seviyeye ulaştığı yönünde ayrıntı dile getirmemiştir. Diğer taraftan infaz görevlileri, aramanın bireylerin iç çamaşırlarının çıkarılmayarak sadece üst kıyafetlerinin kısım kısım çıkarılarak tamamlandığını ifade etmişlerdir. Ayrıca aramanın arama kabinlerinin içinde yapıldığı kamera kayıtlarına yansımıştır. Dolayısıyla başvurucunun hemcinsi olan iki infaz görevlisi tarafından başka bir kişinin ya da kameranın bulunmadığı kapalı bir ortamda, üzerinde iç çamaşırı kalacak şekilde soyularak arandığı anlaşılmaktadır (Mahir Birgül, § 45). 

Bu durumda şikâyet konusu aramanın çıplak arama olarak nitelendirilmesi hususunda tereddüt bulunmakla birlikte başvurucunun çıplak olarak arandığı kabul edilse dahi başvuruya yansıyan olgulardan dolayı arama tedbirin başvurucuya uygulanışının aramanın beraberinde getirdiği rahatsızlık seviyesini aşacak şekilde olduğunun tespit edilmesi mümkün görünmemektedir. Sonuç olarak başvuru konusu aramanın kötü muamele yasağı bakımından aranan asgari eşik seviyesine ulaşmadığından bir ihlalin olmadığının açık olduğu anlaşılmıştır  (Mahir Birgül, § 46).

 

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen davalarda aşağıdaki tespitlerde bulunmuştur[4].

Iwanczuk v. Polonya Kararı:  başvuru no. 25196/94, 15 Kasım 2001[5].

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi cezaevinde hükümlü ve tutuklular üzerinde çıplak arama yapılabileceğini ancak vakaya göre durumun değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindedir (prg.59 ilk cümle).

AİHM’ye göre, cezaevinde tutuklu ve hükümlülerin çıplak aramaya maruz kalmaları 3. maddeye aykırılık teşkil edebilmektedir. AİHM, konu ile ilgili kararlarında, cezaevi güvenliğini sağlamak ve cezaevinde kargaşa çıkmasını önlemek için bazı durumlarda çıplak aramanın gerekli olabileceğini ancak bu durumlarda dahi aramanın uygun şekilde yapılması zorunluluğunu vurgulamaktadır.

Hırsızlık suçundan tutuklanan ve kaldığı cezaevinde genel seçimler için oy kullanmak istemesi üzerine gardiyanlar tarafından çıplak aramaya zorlanan, bu sırada gardiyanların aşağılayıcı sözlerine maruz kalan başvurucunun başvurusunda AİHM, öncelikle, haklarında kesinleşmiş mahkeme kararı olmayan tutuklu kişilerin masumiyet karinesinden yararlanacaklarını ve masumiyet karinesine uygun davranma yükümlülüğünün gardiyan gibi tutuklu üzerinde kontrol kurabilecek cezaevi yetkilileri için de geçerli olduğunu söylemektedir. Daha sonra mahkeme, başvurucunun kişiliğini, tutuklu kaldığı süre boyunca sergilediği tutumu, sabıkası olup olmadığını ve işlediği suçu değerlendirerek başvurucunun şiddet kullanabileceğine dair bir korkuya yer olmadığından, bu sebeple başvurucunun çıplak aramaya maruz kalmasını haklı gösterecek bir neden bulunmadığından bahsetmektedir.  Buna göre, başvurucunun oy kullanmak gibi kendisine cezaevi tarafından tanınan bir hakkı kullanmak isterken çıplak aramaya ve aşağılayıcı sözlere maruz bırakılması AİHS’nin 3. maddesine aykırılık teşkil etmektedir.

 

Van Der Ven v. Hollanda Kararı : Başvuru no. 50901/99, 04 Şubat 2003[6]

 

 AİHM, bu konuya ilişkin görüşünü Van Der Ven v. Hollanda kararında da açıklamaktadır. 

Söz konusu kararda başvurucu, cezaevine girişte, açık görüş öncesi ve sonrası, doktor, diş hekimi ve kuaför ziyaretleri sonrası mutlaka; ayrıca, cezaevi yönetimi tarafından güvenliği sağlama ve olası tehlikeleri önleme ihtiyacı hissedildiği her zaman olmak üzere, haftada en az bir kez tüm tutukluların çıplak aramaya maruz kaldığı bir cezaevinde kalmaktadır. Bu durum, İşkenceyi Önleme Komitesi’nin cezaevine yaptığı ziyaret sonucu hazırlanan rapora da konu olmakta ve raporu hazırlayanlar tarafından haklı bir nedene dayanmayan ve hükümlüleri aşağılayan bir uygulama olarak tanımlanmaktadır.

 AİHM, tutuklu ve hükümlülerin ikna edicilikten yoksun “güvenlik ihtiyacı” gerekçesiyle çok katı güvenlik tedbirleri altında yaşamasının yanı sıra, başvurucunun 3.5 yıl boyunca haftada en az bir kez çıplak aramaya maruz bırakılmasının ızdırap çekmesine ve kendisini aşağılanmış ve küçümsenmiş gibi hissetmesine neden olduğunu söylemektedir.

 

DEĞERLENDİRME

 

Hükümlü ve tutuklularla ilgili olarak;

Cezaevi uygulamaları ile ilgili temel metinlerde, çıplak aramanın yapılabileceği kabul edilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi de çıplak arama yapılmasına cevaz vermektedir. Sorun hem iç mevzuatta ve uluslararası metinlerde hem de yüksek mahkeme kararlarında zorunluluk, gereklilik, ölçülülük ve orantılılık hususlarına dikkat çekilmektedir. Verilmiş olan ihlal kararlarında aramaların tektar tekrar yapılması hususu ihlal olarak ortaya konulmuş ve sayıya odaklanılmış.

Ziyaretçilerle ilgili olarak;

Ziyaretçilerle ilgili çıplak arama yapılabileceği, iç çamaşırlarına kadar kontrol yapılabileceği, hatta iç çamaşırların dahi çıkarılabilmesine izin verir mahiyette ne iç hukukta ne de uluslararası hukukta hiçbir düzenleme bulunmamaktadır.

 

 

 

18 Kasım 2019 Pazartesi

TÜRK CEZAEVLERİNDEKİ NAKİL SORUNU VE AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNİN BUNA İLİŞKİN KARARI




Yazar : Mustafa DOĞAN                                                                                19/11/2019
Cezaevinde tutulan bir mahpusun en önemli ihtiyacı nedir? Bu soruya özgürlük başta olmak üzere pek çok cevap verilebilir. Muhtemelen hepsi de doğru ve gerçek ihtiyaçlardır. Ancak belki de bu ihtiyaçların cezaevinin doğduğu günden bu yana en önemlileri para ve ziyaretçi olagelmiştir. Bir mahpusun cezaevinde de olsa insan onuruna yakışır bir hayat sürebilmesi için paraya, psiko-sosyal olarak manevi varlığını sürdürebilmesi, cezaevinin yıkıcı ve ezici etkisi altında bunalan mahpusun hayata bağlanabilmesi, hayallerini ve umutlarını canlı tutabilmesi için ise ziyaretçiye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlardan parayı özellikle gelişmiş ülkelerde cezaevi idareleri, işyurdu açarak veya doğrudan yardımda bulunarak karşılayabilmektedir. Bir mahpusa yeni bir anne-baba bulunamayacağı veya yeni bir aile kurulamayacağı için ziyaretçiye bir alternatif oluşturmak mümkün değildir. Özellikle Türkiye'de yıllardır hücrede tutulan hakim-savcılarla benzer durumda olan mahpuslar için ziyaretçinin anlamını satırlara dökmek imkansızdır.
Türkiye'de yakınlarının yaşadıkları şehirlerden çok uzak yerlerde cezaevinde tutulan ve nakil talepleri kabul edilmeyen veya ailelerine yakın bir cezaevinde iken istem dışı çok uzak cezaevlerine nakledilen onbinlerce mahpus bulumaktadır. Bu mahpuslar ve yakınlarının ziyaret vasıtasıyla da olsa aile birliklerine saygı hakkı açıkça ihlal edilmektedir. Durum bununla kalmamakta malesef kimi ziyaretler aile felaketleri ile sonuçlanmaktadır. Ziyaret yolunda yaşanan acılara bir kaç örnek vermek gerekirse, 6 Mayıs 2019 tarihinde Ankara'da tutuklu bulunan eski Cumhuriyet Savcısı olan Mehmet Ali Pekgüzel'i, Denizliden ziyarete gelen eşi Firdevs Pekgüzel dönüş yolunda geçirdiği trafik kazasında vefat etti[i]. 28 Şubat 2019 yılında Mardin'de tutuklu bulunan öğretmen Burak Aydın'ı ziyarete gelip Giresun'a dönmekte olan ailesinden 4 kişi Erzurum'da yaşanan trafik kazasında vefat etti[ii]. Son örnek ise daha evvel idari hakim olarak görev yaptığı ve aslen Afyonkarahisar'lı olan Fatih Cenik'i 19 Mayıs 2017 tarihinde ziyarete gelen ailesi yolda trafik kazası geçirmiş, kazada Cenik'in 5 yaşındaki oğlu vefat etmiştir[iii].
Görüldüğü üzere Türkiye'deki pekçok mahpus yakınlarını ziyaret yolunda kaybetti ve malesef kaybetmeye devam ediyor. Peki yaşanan bu acıların kaynağı nedir? Bu sorunun cevapları arasında öne çıkanı "kalabalıklaşma"dır. Kalabalıklaşma, kapasiteden fazla mahpus barındırılması nedeniyle mahpus sayısının olması gerekenin çok üstüne çıkmasıdır. Kalabalıklaşmanın sebeplerini ise kronolojik olarak ve özet bir değerlendirme ile şu şekilde izah edebiliriz. 2000 yılına gelindiğinde, Türk Devleti cezaevlerini yönetemez hale gelmişti. Özellikle, Bayrampaşa, Metris, Ulucanlar, ve Buca gibi büyük ve kalabalık cezaevleri mafya ve diğer suç örgütlerinin kontrolü altına girmişti (Bakınız TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Çalışma Raporu 5 Mayıs 1999-1 Ekim 2000)[iv]1. Bu süreç 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen ve daha sonra çok tartışılacak olan Hayata Dönüş Operasyonu ile sonuçlandı. Operasyonun hemen ardından 22 Aralık 2000 tarihinde Rahşan Affı olarak da bilinen genen af benzeri bir şartla tahliye yasası çıkarıldı ve cezaevleri büyük ölçüde boşaltıldı. 2003 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiğinde ve kalabalıklaşma ve güvenlik gibi sorunları olmayan bir cezaevi yönetimi devraldı.
2004 yılında Ceza Hukuku ile ilgili temel kanunlar olan Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun yenilendi. Değişiklik 2005 yılı Haziran ayında yürürlüğe girdi. Bu yeni kanunlarla cezalar arttı, savcıların özellikle örgütlü suçlarla mücadelede yetkileri artırıldı, cezaların infazı aşamasında ise cezaevlerinde geçirilecek süreler artırıldı. Bu durum haliyle cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü mevcudunu artmasına netice verdi. 2010 yılına gelindiğinde Anayasa'da referandum yolu ile yapılan değişiklikler ve onu takip eden alt mevzuat değişiklikleriyle Yargıtay'ın daire sayısı, üye sayısı ve tetkik hakimi sayısı artırıldı. Hükümet bu değişikliklerle yargının yükünün azalacağını ve yargılamaların artık çok daha hızlı yapılacağını vaad ediyordu. Vaadedildiği gibi dosyalar Yargıtay'dan çok daha çabuk geçmeye ve kesinleşme süreleri kısalmaya başladı. Yargılama süratlendi ancak cezaevlerindeki mahpus sayısı da hızla arttı. Cezaevi mevcudundaki artış ülke genelinde haftalık 1000 kişiye ulaştı. Bu şu anlama geliyordu. Türkiye'deki en büyük cezaevi olan L Tipi bir cezaevinin proje kapasitesi 489 kişi (Bkz. Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Cezaevleri Raporu (2015-2016) )[v] ve bir cezaevinin inşaası ortalama 3 yıl sürmekte iken, bir hafta gibi kısa bir sürede yaşanan tahliyelere rağmen bir cezaevini dolduracak kadar mahpus fazladan cezaevlerine geliyordu. Tüm bu sorunlar devam etmekte iken özellikle, 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra ülke yönetimini elinde bulunduranlar muhaliflerini hızla cezaevlerine doldurmaya başladı. 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen başarısız darbe girişimi ise Recep Tayyip Erdoğan'ın kendi söylemi ile "Allahın lütfu" oldu ve bu lütuf muhalifler için ise büyük felaketin başlangıcı anlamına geliyordu. Onbinlerce insan kendini bir anda cezaevlerinde buldu. Bu insanlara cezaevlerinde yer bulabilmek için 2016 Ağustos ayında daha önce denenmiş olan ve denetimli serbestlikten faydalanan mahpus sayısını artırarak tahliyelerin yolunu açan bir yasa değişikliği ile 38.000 den fazla adli mahkum cezaevlerinden çıkarıldı[vi]. Tahliye edilenlerin yerine darbe girişiminin ilk yılında sadece FETO suçlamasıyla yaklaşık 50.000 insan cezaevine girdi[vii]. Süreç bu şekilde devam ederken ülke yönetimindeki popülist yaklaşımlar kendini ceza hukuku uygulamalarında da gösterdi. Mahkemeler 15 Temmuz ve devamında muhaliflere yönelik siyasi dosyalarda bağımsızlık ve tarafsızlıklarını kaybettikleri için gündelik hayatta sıkça rastlanan adli olaylarda dahi siyasilerin ve medyanın elinde kuklaya dönüştüler. Türk Ceza Kanununda yer alan ve tutuklama yasağı bulunan basit yaralama suçunun faili, yazılı ve sosyal medyada gündem olarak siyasilerin dilene düştüğü için, bir anda kendini adını bile duymadığı, ne kastında ne taksirinde yer almayan, aslında hukuken kanunda tanımlanan unsurları da oluşmayan suçlardan dolayı tutuklanır oldular. Uyuşturucu ve cinsel suçlar gibi toplum huzuru ile doğrudan ilgili olan suçlarla mücadele, sosyal tedbirlere başvurulmaksızın, sadece kriminal alana hapsedildi. Sayılan suçların cezaları kontrolsüz ve orantısız bir şekilde artırıldığı yetmezmiş gibi şartla tahliye ve denetimli serbestlik gibi müesseseler bu suçlar için zorlaştırıldı. Cezaların artması suçları azaltmadı ancak cezaevindeki bu suçlardan tutuklanan ve mahkum edilenlerin sayısını artırdı. Tüm bu yanlışlar ve öngörüsüzlükler cezaevlerindeki uzun süreli tutukluluk ve hükümlülükleri artırdı. Cezaevlerindeki mahkum sirkülasyonunu yavaşlattı. Adalet ve Kalkınma Partisi 2003 yılında iktidara geldiğinde 64. 296 (Bakınız Barolar Birliği Cezaevleri Raporu) olan cezaevi mevcudu 2019 yılına gelindiğinde 264.031'e ulaştı[viii].
Cezaevlerinde yaşanan kalabalıklaşma yanında güvenlik, sağlık, barınma gibi pek çok hayati sorunu beraberinde getirdi. AKP Hükümetleri önüne geçemediği bu hızlı artışa karşı cezaevlerinin genel yönetiminde siyasi ve idari tedbirler alma gayreti içine girdi. Bunlardan ilki idari bir tedbir olan artırılmış kapasiteydi, örneğin proje kapasitesi 489 olan L tipi cezaevi artık 1500 hatta 2000 mahpus alabilecek hale getirildi. Bu çözümde binalar büyümedi sadece koğuşlara yeni ranzalar eklendi. Böylelikle bir L tipi cezaevinde hiçbir alt yapı değişikliği yapılmadan artık 7 kişilik koğuşlarda 45-50 kişi barındırılabilir hale getirildi. E, M tipleri gibi eski tip cezaevlerinde ise durum çok daha vahim hale geldi. Bu uygulama, Urfa E Tipi Cezaevinde 12 Haziran 2012 tarihinde cezaevindeki kalabalıklaşmayı protesto eden mahpuslar koğuştaki yatakları ateşe vermiş ve çıkan yangından ve dumandan etkilenen 13 mahpus vefat ettiği olaydaki gibi felaketler doğurdu[ix]. Yaşanan felaketler, hükümeti, af benzeri düzenlemelerle tutuklu ve hükümlüleri tahliye etmeye yöneltti. Böylelikle cezaevi mevcutlarında kısa vadeli düşüşler yaşandı. Rakamsal düşüşler geçici bir rahatlama meydana getirirken bir yandan denetimli serbestlik sistemini felce uğratıp ve işlemez hale getirdi, öte yandan kalıcı bir kalabalıklaşmanın sebebi oldular. Bunun sebebi, tahliye edilen mahpusların tekrar suç işlemeleri üzerine (kesin hüküm aranmaksızın) cezaevine gelmeleri halinde infazın yarım bırakılan kısmının tamamını kapalı cezaevlerinde geçirmelerini zorunlu kılan düzenlemelerdi. Bu yanlışlar cezaevlerinin mevcutlarını kalıcı bir şekilde artırdıkça artırdı. Kalabalıklaşmanın önüne geçemeyen hükümet, yazımızın da konusu olan bir başka idari tedbire başvurdu: nakil. Mahpuslar özellikle hükümlüler uzak yakın denilmeden farklı yerlerdeki cezaevlerine transfer edildiler. Mahpuslar ve aileleri için yüz kilometre bile ziyaret için yeteri kadar zahmetli iken yüzlerce kilometre uzaktaki yerlere nakiller yapıldı. Örneğin ailesi ülkenin güneyinde bulunan bir mahpus kendisine sorulmadan ve haberi dahi olmadan ülkenin en kuzeyine, ülkenin doğusundaki bir mahpus ülkenin en batısına transfer edilebildi. Bu tedbirler de çözüm olmadı ancak yazımızın konusu olan ve gerek mahpuslar gerekse aileleri için büyük felaketlerle sonuçlanabilecek ve muhattap bulamayacakları bir süreci doğurdu. Türkiye'de kalabalıklaşma günden güne daha da artmakta, sorunlar da git gide büyümektedir. Hükümet ise kalıcı çözümlere yanaşmamaktadır. Yargı reformu adı altında yapılan değişikliklerin hiçbiri cezaevleri sorununa çözüm getirememektedir. Türkiye'de şuan cezaevleri sorunu tamamen kangren olmuş durumdadır. Ancak acısını ve sıkıntısını mahpuslar ve yakınları çekmektedir.
Çözüm üretilemeyen, mahpuslar ve yakınları için her gün daha da zorlaşan süreç devam edereken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 17.09.2019 tarihinde Avşar - Tekin & Türkiye (Başvuru No: 19302/09 ve 49089/12) kararını verdi. Karar, ailesinden uzak yerlerde tutulan mahpuslar için oldukça önemli olup ailelerine kavuşabilmelerine olanak sağlayacak bir açılım ortaya kolmaktadır.
Başvuranlardan Abdulkerim Avşar, başvurunun yapıldığı sırada Kırıkkale F tipi cezaevinde tutulmakta, ailesi ise 800 km uzakta olan Diyarbakır'da yaşamaktadır. Parkinson hastalığından muzdarip olan annesi ziyaretine gelememektedir. 2008 yılının Haziran ayında Avşar’ın avukatı, Cezaevleri ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden müvekkilini Diyarbakır’da bir hapishaneye nakletmesini ister, talep reddedilir. Aralık 2008'de Avşar bu karara karşı Kırıkkale İnfaz Hakimine başvuru yapılır, İnfaz Hakimi, itiraz konusunu yetki alanında görmeyerek başvuruyu reddeder, Avşar, hakimin kararına itiraz eder, ancak Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi de aynı şekilde talebin reddine karar verir. İlk başvurudan 10 yıl sonra 25 Mayıs 2018 tarihinde Avşar, Diyarbakır T tipi cezaevine transfer edilir.
Abdulkerim Tekin ise, ilk başvuru tarihi olan Kasım 2011'de Kırıkkale F tipi cezaevinde tutulmakta, ailesi ise buradan 1000 km uzakta olan Siirt yakınlarındaki bir köyde yaşamaktadır. Kasım 2011'de Tekin, ailesine daha yakın olmak için Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne başvurur, başvurusu yapılan cezaevlerinin tam kapasiteye ulaştığı gerekçesiyle başvurusunu reddedilir. Tekin, bu karara karşı İnfaz Hakimine başvurur. 2012 yılının Nisan ayında hakim, nakil talebinin reddinin hukuka aykırı olmadığına karar verir. Tekin'in İnfaz Hakiminin kararına karşı Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi'ne yapmış olduğu itiraz aynı gerekçelerle reddedilir. Süreç devam ederken ilk başvurudan 5 yıl sonra 22 Ağustos 2016 tarihinde Siirt'ten yaklaşık 1.500 km uzaklıkta olan başka bir cezaevine nakledilir.
Avşar ve Tekin, ailelerine daha yakın bir cezaevine transfer edilme taleplerinin reddedilmesini, özel ve aile yaşamına saygı hakkının ihlali olduğunu ileri sürerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvurularını yerinde görerek, 8. Maddenin İhlal edildiğine karar vermiş ve her bir başvurucu lehine 6.000 Euro tazminata ve yargılama giderine hükmetmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları Türkiye Cumhuriyet Devleti açısından bağlayıcı olduğunda şüphe yoktur. Bu karar, adı geçen mahpuslar yönünden derhal uygulanma zorunluluğu taşımasının yanı sıra aynı durumda olan binlerce mahpus için emsal mahiyetindedir. Bundan sonra yapılması gereken ortadadır. Hükümet mahpusları ailelerine yakın yerlerde bulunan cezaevlerinde barındırmak için gerekli tedbirleri almak zorundadır.
Durum mahpuslar ve yakınları açısından ele alındığında ise, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 53 maddesi gereğince hükümlüler kendi istekleriyle başka yerlere nakledilebilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararındakine benzer durumda olan mahpusların istekleri halinde ailelerine yakın bir yere nakledilmeleri için hükümet gerekli tedbirleri almak zorundadır. Nakil giderlerinin kim tarafından karşılanacağı hususu aynı yasanın 54. maddesinin 1/b fıkrasında düzenlenmiş olup buna göre, istek üzerine nakil halinde, nakil giderleri mahpus tarafından peşin olarak ödenmek zorundadır. Kanaatimizce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı hükümete aktif sorumluluk yüklemekte olup, kararda devletin mahpusu yakınlarının kolayca ziyaret edebileceği en uygun cezaevinde hapsetmesi, devletin yükümlülüklerinden olan aile hayatına saygının bir gereği olarak ortaya konulmaktadır. Mahpusun kalacağı cezaevine karar verme yetkisi kendisine ait değildir. Uzak bir yere gönderilirken de kendisi buna karar vermemiştir. Bu yüzden transfer giderleri hükümet tarafından karşılanmalıdır.

Bu aşamada mahpus ve yakınlarına düşen ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında izah edilen şekilde transfer sürecini işletmektir. Mahpus veya vekili Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden nakil talebinde bulunacak, eğer talep reddedilirse mahpus vekili veya kanunda sayılan yakınları Ankara İdare Mahkemesinde işlemin iptali için dava açacaklardır. Yargı sürecinin sonucunda eğer idare mahkemesi talebi reddederse Danıştay ve sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılabilecektir. Yine eğer Anayasa Mahkemesi de talebi reddederse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılacaktır. Bu süreç çok uzun gibi gözükebilir, ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararı Anayasa’nın 90. maddesi gereğince tüm idari ve yargı birimleri açısından bağlayıcı olduğu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru aşamasına gelinmeden süreç sonlandırılabilecektir.